• Ana Sayfa
  • '// Editörden
  • 'Aitsiz Kimlik
  • 'Ayna Ayna
  • 'Çizgi
  • 'Kolektif
  • 'Lezzet Köşesi
  • 'Sayılar ve Hayat
  • 'Seksek
  • 'Sinema
  • 'Spor
  • Aramızdan Ayrılanlar
Blue Orange Green Pink Purple

‘'Aitsiz Kimlik’

Arşiv'de arama yapmak için:

Mar 08

Burda kendimi temsilen bulunamıyorum Hikmet Bey!

Burda kendimi temsilen bulunamıyorum Hikmet Bey!

Siz kendinizi temsil ederken, ben sizinle kendimi temsil etmeye çalışıyorum. Yüzsüzlüğünüzle oluşturduğunuz yüzünüzün karaktersizlikten çok karakterliliğe geçişini örnek alıyorum izninizle. Bu örnekleri hangi deneylerimde kullanacağımı bilmiyorum. Bilseydim, önce kendi örneklerimi denerdim muhtemelen. Kırılmayın n’olur, her ne kadar etkilemiş olsanız da beni, yüzümdeki tetiği çekmeyi bir ben bilirim. Beni ateşlemenize izin veremem. Yani, hiç birimiz izin veremeyiz ve hiç biriniz karşı çıkamaz buna. Öyle ya Hikmet bey, biraz fazla olmuyor musunuz?

Yanılıyorsunuz üstelik, tanrı tek düzelikten sıkıldığı için yaratmadı durgunluğu. Olsun, zaten sorun yanılgılarınızda değil, yanılgılarınızın farkında oluşunuzda. Onca çabanız düzeltmek için kendinizi, sürekli farklı yönlere doğru ve manasızca hem. Ah pardon, aksine siz özgür bırakmıştınız değil mi kendinizi o gecekonduda? Tabi ya, siz hiç kendinizi düzeltmeye çalışmadınız. Eğlendiniz kendinizle, ne acı. Acı bu değil Hikmet bey, acı öncesi; kelimelerin de olmadığı zamanlar. Noktalama işaretlerinin esamesi okunmazken vurgu aradığınız zamanlar. Yani sadece gülümsediğiniz ve ortama ayak uydurduğunuz zamanlar. Kulağınıza kaza eseri çarpan kelimeleri evirip çevirip dudaklarınıza yapıştırdığınız zamanlar. Acı aslında sizin sizi yaşamaya çekindiğiniz zamanlar Hikmet bey!

Kızgınım size, elimde değil. Kızgınım, kapıp koy verdiğiniz ve bunu yaparken kendinizi rahat bırakıp bırakmadığınızı bilmediğiniz için. Emin olmanız gerekenleri elinizin tersiyle bir kenara itişinizde arıyorum saygınlığını ruhunuzun. Devler savaşında olmadığınızı sanışınız hele; ah ne büyük yanılgı, üstelik yine bilirken yanıldığınızı. Siz erkek olduğunuz için değil, devler savaşında olduğunuz için çekildiniz Bilge’nin bacaklarına. Siz Sevgi’nin daha çok kocası olmak için değil, kendinizi hep kirli hissettiğiniz için yıkadınız bütün bulaşıklarını ilişkilerinizin. Yapmayın ama, insan bilirken sanmayı tercih eder mi? Ediyor Hikmet Bey, ediyorsunuz!

Hangi çukuru doldurabildiniz peki? İçine düştüğünüz çukuru bile doldurup doldurmadığınızdan emin olamadığınız için, hiç bir çukuru dolduramadınız! Siz sadece kendini derin hissetme ihtiyacını karşıladınız içleri oyuk bir takım insanların ya da tıka basa kendiyle dolu olanların içini oydunuz. Ne yaptığınızı çok iyi bildiğinizi sandığınız için ne yaptığınızı bilemediniz. Sanmayı sevdiniz, sandıklarınızı aldınız kendinize, içlerine bildiklerinizi doldurup kapatmak ve peşisıra yutmak için. Böylece serin bir düzlük olacaktınız, oldunuz da Hikmet Bey! Peki ya şimdi bir penceresi bile olmayan dört duvar ne yapacak? Tavanı da katarsak beş edecek ya hani, panik olacak o zaman. Sizin gibi… Bilmek değil sanmak isteyecek ve parmaklıklarını el sanan bir hücre olarak bırakacak kendini kendinden aşağıya. Uyarmadığınız için sırf! Önlem almalıydınız! Aşağıya bakmak tehlikeliydi Hikmet Bey.

Oyun olmasını diler miydiniz sahi? Siz en azından bir müddet kendinizi temsilen bulunabildiniz Hikmet Bey.

Şub 22

adını henüz koymadım

çok hata yaptım ben sevgilim.
hatam kollarımı aşk diye şiire sıvayışımdaydı.
acemi bir şairin kurduğu mısralara düşürdüm seni.
aşklardan kalan bir aşkın dibine koydum.
boşluk doldurmaca oynadım gözlerinle.
elbette tuttum ellerini,
ama parmaklarım başka aşklar anlattı parmaklarına.
tırnaklarımı geçirdim sussunlar diye,
canını yaktım senin, sırf canın yanmasın diye.

çok hata yaptım ben sevgilim.
hatam yüzünde unuttuğum yüzleri sana anlatışımdaydı,
ki az aşk kovmadım dudaklarından.
çarpık ilişkilerimle tutundum omuzlarına,
yer kalmayınca hayıflandım.
omuzların daha geniş olsaymış dedim;
daha geniş olsaymış, başka bir kusurun kalmazmış.

çok hata yaptım ben sevgilim.
hatam gelme diyişlerimdeydi, gelişlerin ölümlerden bir zerre.
geldikçe bulaşmak istedim sana tüm pisliğimle.
pişman ol istedim, gör istedim içime sığmayan tüm yüzlerimi.
tüm sınırları zorladım benden git diye.
çok üzdüm seni, biliyorum.
oysa hep ben üzülmek istedim senin için.
acı çekmek istedim senin yüzünden.
gecelerce ağlamak istedim bir of deyişine.
ah sen bana izin vermeliydin.
sen acının her türlüsüne değer biriydin.

çok hata yaptım ben sevgilim.
hatam alet edişlerimdeydi seni deneylerime,
ki sen her bedeniydin mutluluğun.
onca deneyişim seni üzerime,
ya kayboldum içinde, ya dar geldin bana.
ne seni şekillendirdim kendime göre,
ne kendim şekillendim sana.
en şekilsiz halimle sevdim seni.
kanırta kanırta geçtim tüm yollarını kalbinin.
yeri geldi, öldürdüm seni.

yinede ben,
ben sadece hata yapmadım sevgilim.
ben bir yüz yaptım sadece sana özel.
ben bir ters yaptım, bir düz kendimce.
ben bütün ben’lerimi bağışladım sana sereserpe.
çözülüp içinde öyle karıştım sana.
avucuma aldım kendimi, senin avuçlarında.
ondandı bırakamayışların beni, sana her deli vuruşumda.

ben sadece,
gölgen olmak istedim tüm karanlığımla.
el ayak kesilince,
güneşin en keskin saatlerinde,
bu kıyıda,
kendi gölgesine yatan bir ağaç ol istedim.

oldun da sevgilim.
şimdi,
toprağa sarılır gibi sarıl gölgene köklerinle.
artık göndermem çünkü seni benden ötesine.

Oca 25

r e s e p s i y o n d a k i a d a m

Günlerden pazar, her zamanki saçma yoğunluğun esamesi okunmuyor otelde. Cumartesi gecesini alabildiğine eğlenme çabasıyla geçiren kederli kalabalığın, aslında ne kadar beceriksiz olduğunu kendine kanıtladığı gündür bugün. Haftasonu kaçamağının bitişini taşıyan asık yüzlerin arasında sürekli gülümseyen bir benle beraber.

Her sıfıra değen parmağın cevabı olan bir ben varımdır bu otelde. Ondandır beni çocukların sevmesi. Kimisi yüzüme bakmaz hiç, bir oda istiyorum der ve kafasını kaldırmadan doldurur hangi boşluğu doldurması gerekiyorsa. Kimisi içinden dua eder nüfus cüzdanını sormamam için. Bir başkası gelir, güzeldir, boylu posludur, bir içim sudur. Oda karşılığında vermeyi tasarladıklarını hissettiğiniz an, ondan çok kendiniz utanırsınız, üzülürsünüz ve geçer bütün bu hisler zamanla. Olması gerektiği gibi alışırsınız, ezbere cümleler kurar, sürekli gülümsemeye devam edersiniz. Bir palyaçonun ağlamasına hüzünlenen garip kalabalığa dönüp onlara da gülümsersiniz.

Kayıt tutarsınız, önemsiz gibi gözüken kayıtlardır bunlar çoğu için. Halbuki hayatı kaydedersiniz, içinde sürükleyip götürdüğü ne varsa, onla beraber. Zaman sanılanın aksine en iyi dostunuz olur, bir tek o herkese karşı nasılsa öyledir size karşı da. Bir süre sonra kendinizle lobideki koltuk arasındaki farkın ne olduğunu bulmaya çalışırsınız. İnsanların sizin hayatta olup olmadığınızı anlamadıklarını düşünürsünüz. Kimsenin size insan gözüyle bakmadığının farkındasınızdır artık.

İnsanlığınızı hatırlatmak istersiniz bazen. Bazense seversiniz bu muameleyi, şanslı bulursunuz kendini. Yaşamın küçük bir kesitini ön sıradan izleme imkanıdır bu. Bir vazonun koca salonda olup biteni izleyip, insanları kırılmaya davet etmesi gibidir kendi kırılganlığından korkmadan. Tam bu noktada durmak güç gerektirir belki. Tam bu noktada gelene gidene gülümsemek, orada duran ama orada olmayan adam olmak; güç gerektirir belki. Belki de bu zaten hayatı kazanmanın en kolay yoludur sizin için, kendinizi sağlama almışsınızdır; aslında bu zayıf olmaktır belki. Bilemezsiniz, siz bilmiyorken, karşınızdakinden bunu bilmesini de beklemeyemezsiniz.

Bir tezgahtar olduğunuzu anlarsınız ikinci el ruh pazarında. Anahtar verirsiniz. Basit bir hareketle arkanıza dönüp bilmemkaçıncı odanın anahtarını verirken siz, bu anahtarın neleri simgeleyebileceğinin farkındasınızdır. Anlatmak istersiniz geceyi bir çırpıda açan bu küçük anahtarı, kimsenin dinlemeyeceğini bildiğiniz halde anlatmak. Vazgeçer, gülümsersiniz. Bir gün gelir, sonunda farkeder biri sizi. Umarım bir gün tekrar görüşürüz der giderken, donakalırsınız. Dudaklarınız aralanır, kusar gibi konuşmak istersiniz. Ama olmaz, en kibar halinizle umarım der, yine gülümsersiniz.

O kadar çok gülümsersiniz ki sinirleriniz bozulur, kahkahalara boğulmak istersiniz. Günlerden pazardır, ortalık tenhadır, yollar kapalıdır, bir çok şey ertelenmiştir, otel her zamankinin aksine boştur. Bu boşluk gecenin size kaldığı anlamına gelmez. Çünkü siz resepsiyondaki adamsanız eğer, boşluğa bile gülümsersiniz. Arkanızı döner basit bir hareketle bilmemkaçıncı odanın anahtarını boşluğa uzatırsınız. Bir tek boşluk almaz işte o anahtarı, çünkü o anahtarın ta kendisidir. Anlarsınız. Alelacele çatıya çıkar, kollarınızı boşluğa açar, gülümseyerek boşluğa bırakırsınız kendinizi. İntihar değildir bu, bu sadece boşluğu kendinizle doldurabileceğinizi sanmanızdır. Hepsi bu.

Oca 11

gün-ah cumartesi

ölümlerden ölüm beğenen kararsız bir gecede,
en kısa kalabalıklar iklimindeydik.
onardığımız kabuğun işçileriyle içli dışlıyken,
aniden gel-en zamansız gün-ah cumartesiydi!
zaferleri kıl payı kaçırırken ipini koparan her sözcük,
gerçek ayıplarımız yüzleşiyordu sahte kayıplarımızla.
anlam: karanfil kokan bir yalandı yakamızda.
zamanla kapandık ama zamanla kararmadık.
matem başucu kitabımızdı, kanımız zaten siyah.
durduk! düşünmek için değil, durmak için.
vakit yine bildiğini okudu, devam etti akmaya.
doğru çok yazdık; yazık, az okuduk, hiç dinlemedik.
seyre dalamadık o muhteşem dünya tutulmasını!
ölüm olduğu gibi dururken süremedik elimizi.
ölüm şuradan üç beş adımken yürüyemedik biz!
yaşamak zor ya hani, kel alaka halbuki..
genç cesedimin günüdür bugün der şimdi,
cesaretli bir kralın abuk prensesi..

Ara 28

s i k l a m e n

yerini beğenmemiş çiçek çaresizliği yerleşir solgun tenime

kokusunda damar bezenip gezerken yorgun bir curcuna ellerin

kurumuş yanımın yapraklarını koparır bırakırdın ya beni kenara

anlıyordum hep oysa umutların parmak uçlarındaydı senin


toz içinde saksım pişman keneler yapışır gelişigüzel etime

yüreğin gözlerinden boşanan bir sel hıçkırıkların berrak

bükük gövdemin kollarını budar sulardın ya beni ayda yılda

bir damla düşerdi toprağa ki tohum diye belki kurtulacak


17 Kasım 2006


Ara 14

aklımdan geçtiler

cool ol, olur mu?
trip at, çemkir, şimdiki gençlik ol yani, oha falan ol!
ama bana dokunma, bir elleme beni.
haklısın, bencilim.
hep kendimden söz ederim.
başkasının derdini dinlemeyi sevmem.
çok rol yaparım, iyi de yaparım.
dengesizim, hiç sakin değilim.
çok bağırıyorum, belki en az Tezer kadar.
gerçi şimdi Didem var, o da güzel bağırır, pek içerden..
Nilgün yerde kaldır, Slyvia kağıtta.
kızkıza geçen gün, benim odamda buluştuk da..
odam bana benzemez, fazla renklidir.
epey düzenli, kitaplar sıralı.
kendi içinde dörde ayrık:
okunanlar, yarımlar, okunmamışlar, okunmayacaklar.
bir gitar, bir keman, her yer tel.
eşek, ayı, o bu şu cici bicileri..
kırmızı yatak örtüsü,
tonla yastık.
gardrop kapalı, dost korkmasın diye.
yatağımı bir dost kullanır.
çarşaflar onun için hazırlanır.
ben odamda yatmam çünkü.
annemle yatarım kendimi bildim bilesi.
ben çok severim anlatmayı beni.
bir müzik setim var, kullanmam hiç.
bir daktilo poşetlenip kaldırılmış.
bir baba resmi aynanın önünde.
aynada büyüyorum, çok bakarım çünkü.
hep kendimden bahsederim.
varsa yoksa benim fikirlerim.
evet, ben çok bencilim.
bencilim de sen kimsin?
bırak okuma beni, ben çok bağırırım.
harflere takarım, sayılara takarım,
noktalama işaretlerine takarım,
otobüslere takarım.
ben takarım.
biri gelir çıkarır.
benim meselem budur.
bu kadarımdır.
yazdığım kadarımdır.
hep banayımdır.
gökkuşağının altından geçmem.
atlara bakan çocuklara kızarım.
yerçekimli karanfili almam elime.
akıl notu istemem.
kanat terzisine gitmem.
bir palyaço eksilir içimde;
bambaşka bir şiirde sirtaki yapmaktadır çünkü.
bir nedenim varsa öperim, yoksa ilgilenmem.
kenar süsünü sevmem şiirlerde.
sevemem suskunluğunu sanki sen yokmuşcasına burada!
ille burada ol, ille konuş!
kapılar çalınır açmam ben!
tutunurum inadına!
aylak adamın b.’si olduğumu hayal etmem.
intiharın öte tarafına yatmam.
tanrı gibi poz vermem.
bonusum yoktur.
öfkeliyim ben, öfkeli!
şiirlere öfkeleyim,
şairlere öfkeleyim,
yazarlara öfkeleyim,
edebiyata öfkeleyim,
bir kafiye tutturup peşinden koşana öfkeliyim,
ustalara öfkeleyim,
sevdiklerime öfkeleyim,
kendime öfkeleyim,
dinlediklerime öfkeliyim!
beni dinle bir, beni!
daha çok dinle beni, daha çok gülmeden.
sıkılıyorum hepinizden, boğuluyorum!
yazamadığım için,
hiç bir şeyi beğenmediğim için,
yazdıklarımı atmadığım için,
kavga etmediğim için,
şansımı deneyemediğim için öfkeliyim.
ben bu öfkeyle besleyemem içimdeki halkı.
neyse aklımdan geçtiler,
anlamı olsun diye okuyun dedim.
okumazsanız, aklımdan geçmemiş olacaklar.
unutacağım.
aklımdan geçenler pek önemlidir de benim.

Kas 30

gelmekten ziyade dönüş mecburi

2006′da yazdığım bir metinden:

“Sevdiklerim adına hep uzun yollar gitmek benim yazımdı sanırım. Küçükken abime giderken uçağa bindiğimde nasıl da sevinirdim. Sonunda o sevincin bağımlısı olmuştum işte. Bazen sadece gitmek istiyordum. İki saatlik yolu günlerce, aylarca gitmek ve öyle varmak ya da hiç varmamak. Sanki önemli olan buluşmak değil de gitmekmiş gibi. Gidişler istiyordum ben hep ama dönüşü olmayan gidişler. Ne yazık ki gittiğim her yer dönülmek içindi. Hep dönmek için gitmek zorundaydım ben. Kalabilecek yerim olmadı.

Yollara aittim ben; yollar benim evim, taksi şoförleri ağabeyim… Otobüste yer verdiğim yaşlı bayanlar teyzem, yanıma oturup kıpırdanan beyler sevgilim, hareket amirlikleri kaybolduğumda elimden tutup yolumu gösteren amcam, selpak satarken görüp cebine para sıkıştırdıklarım kardeşim, bankamatikler babam, banklar üzerine karalanmış isimler arkadaşlarım, başımı dayadığım cam dostum, ezberlediğim plakalar eğlencem, bitmeyen yol çalışmaları ve kırmızı ışıklarsa sıkıntım…

Daimi bir yolcuydum, kimsenin hanına almaya cesaret edemediği… Bilinmezlikten gelen ve yerini bilmeyen sade bir ruh gibi… Olmayan dünyalarda, olmayan hayatların kahramanlarıylaydı hep işim. Demek ben de bu şekilde tatmin oluyordum; kendi doğrularım dediğim yalanlara inanırken gerçekleri hiçe sayarak…”

2009′un son ayları

Aradan 3 yıl geçmiş, hala sevdiklerim için uzun yollar gidiyorum ve her yer dönülmek için. Hala yollara aitim.. Peki hiç mi bir şey değişmedi? Bir kaç kişi değişti, bazıları gitti, bazıları geldi ya da bazılarını aldım, bazılarını yolladım.

ve ARTIK:

* Mecbur kalmadıkça taksiye binmiyorum, hadi bindim diyelim; taksi şoförlerine abi demiyorum.

* Yaşlı kadınlara yer vermemek için uyuma taklidi yapıyorum, hadi yer vericem diyelim; kime yer vereceğime yarışmayla karar veriyorum. Cümlelerine şimdiki gençlik diye başlamayan, altın gününden gelmediğini düşündüğüm, en kıyıda köşede kalmış ve az konuşan yaşlı teyzeler ilk üçe oynuyor mesela.

* İkili koltuklarda, her iki koltukta boşsa oturmuyorum. Bir kişinin oturuyor olduğu ikili koltuklara bakıyorum. Sohbet etmek istemeyecek ve fazla yorgun gözükmeyen bayanları tercih ediyorum.

* Hareket amirliklerine güvenmiyorum. Öyle bol keseden kimseye de amca falan demiyorum. Yolu karıştırsam bile, bütün sancısıyla doğru yolu yine kendim buluyorum. Hatta bu noktada bu dönem yaşadığım küçük bir otobüs macerasına da değinmezsem ölürüm:

Hiç uyumadan çıktım evden, saat 6.30. Değişiklik olsun, tek arabayla gitmeyim dedim; Büyükçekmece – Yenibosna arabasına bindim. Yenibosna’da indim, Taksim otobüsüne binmem lazım. Yanlışlıkla Eminönü’ye binmişim. Bir de uyuyakalınca, son durakta, yani Eminönü’nde uyandım. Neyse Taksim’e giden bir otobüs buldum, bindim, biraz zaman geçti. Metronun Şişli çıkışının oralardayız. Birden yanlış otobüse bindiğim hissine kapıldım. Yollara bakıyorum, sanki tam ters istikametten gidiyor olmamız gerekiyormuş gibi geliyor. İndim hemen, dedim heralde yanlış bindim. Karşı yola geçtim ve ordan gelen Taksim otobüsüne bindim. Hani şu bisikletlerin olduğu bir yer var, taksime giderken, alt geçit gibi. Oraya geldiğimize, bir önceki otobüsün aslında doğru gittiğini anlayıp tekrar indim ve bir daha karşı yola geçtim. Ağlayacağım ama artık böyle sinirden, zor tutuyorum kendimi. Otobüs geldi bindim ve sonunda Taksim’de inebildim. Okula geldiğimde saat 11′e geliyordu yanlış hatırlamıyorsam. Yolum zaten kısa değil, bir de ben uzatınca neredeyse 5 saatimi sadece gitmek için harcadım. Sonra “niye kötü görünüyorsun?”, “hasta mısın?” soruları.. He evet, evet, hastayım.

* Plaka ezberlemiyorum ya da elektrik direklerini saymıyorum. Yol çalışması varmış, trafik varmış umrum değil. Öyle bakıyorum sadece dışarı.

Maddelerden sıyrılacak olursam, artık daha cansızım, artık daha neşeliyim, artık daha yorgunum, artık daha dincim, artık sağım solum pek belli olmuyor, artık daha dengeliyim…

Yani hala aynı kişiyim, hiç bir şey değişmedi. Random bir sistem olduğundan şüpheleniyorum artık içimde. Gün başlarken bana rastgele değerler veriyor ve ben yaşıyorum. Tek bildiğim her ne yaşıyorsam yaşayayım, o otobüslere her allahın günü biniyorum, yalnız yolculukları seviyorum ve gün içinde sadece o gidiş dönüş anlarında kendimi huzurlu hissedebiliyorum. Daimi bir yolcuyum, artık yanlış olduğunu bildiklerimin doğruluğunu kanıtlamakla uğraşmıyorum.

Kas 16

145T

“sevmiyor” sokaklarında barınamayız çıplak tavırlarla
sap yeşil olsa da oktur kan lekesi
içten içe saplanır göğsümüze, delidir kırmızı
tutup silker omuzlarımızdan var kuvvetiyle de
sarmak bazen kabuğuyla bir olmaktır yaranın
yani sırf “seviyor” çıksın diye dolanır
parmaklarımızdan filizlenen sarmaşıklar
mistik umutların meskeni cesaretimize
gövdemize tutunur, çekeriz sap niyetine kalbimizi
seviyor der o buruk coşkuyla -solumuzdaki boşlukla-
yetişmeye çalışırız papatya meydanından
içimize kalkan devasa otobüslere


kimi zaman uykusuz göz kapaklarımızı
sürüye sürüye yüzümüzde, beklemeyi dahi alırız göze
görevli kremalar zaten daimi kölesi trafik aromasının
aksırık tıksırık yaşlılar yorgun, genç yolcular hep hasta
ve gelir insan parçacıklarıyla süslü iki katlı pasta
sıra ilerler yavaş yavaş ya da tıkış pıkış
bazen soğuktur, titrek jölesi olmak yerine bir dilimin
artık olmayı tercih ederiz bir köşede
girdiğimiz andır ki merdivende durunca çarpar kapı
yaramıza tuzu paso basar geçeriz içine kendimizin


hiç umulmadık anlarda tenhalaşır ortalık
şaşkın ifadelerle yer beğenmeye çalışırız
tutulan dilek olmak adına üste çıkar
otururuz en öne lider edasıyla
her doğum günü kutlu olur güvencesiyle
yanmaktan çekinen utangaç bir mumun
donuk damlasında buz keser ruhumuz.
üflemeyle sönmediğinden yangının,
her gün bakarız öylesine dalgın, savunmasız
can kenarından…

 

 

 

Kas 02

Sobe

iki el açılır öne, birden farkedilir;
hiç kıtlatılmamış parmaklar,
tırnaklara güvenen parmak uçları,
ve uçlarda konaklayan bir takım korkular.

doğrular biriktikçe aranır elde bir;
çalar, açılmaz, açılırsa acır biraz
bir avuç delinir, hep birden farkedilir;
ne çoğaldıysa kapatmaya dair.

sorulmaz.

cevap balonu dolmadan patlar akılda, konuşulmaz.
ondandır;

göreceksin,
görmediklerin gelip korkutur yoksa geceleri!
ilk gece ayaklarını sokarsın gerisin geri,
ikinci gece kollarını, ellerini,
üçüncü gece başını da sokarsın artık yorgana;
son gecen olur.
anladım demeyeceksin, anlamayacaksın.
anlamadım da demeyeceksin, anlayacaksın.
ya anladıkların yaşatmaz,
ya da anlamadıkların yaşatır seni!
ağzına alma şimdi deliliği..
sadece aklını değil, ruhunu da kaybet!
sonra kabul görürsün belki.

duy,
barış varsa aynalarla,
savaş çıktıysa saatlerle!

ve unutma, bak ellerine;
parmaklarınla konuşmayı öğren,
söyle uçlarına, tırnaklara güven olmaz.
birden kırılır, ne azaldıysa açılmaya dair.

Eki 19

Efendi, Abi, Yenge ve Mavi – Neden kuş?

Her şey Ferdinand’la başladı, ilk köpeğimiz. Çok küçüktü bize geldiğinde, ben de çok küçüktüm, sanırım 4 ya da 5 yaşındaydım. 8-9 Ay yaşadı bizimle, son zamanlarda kendini iyice insan gibi hissetmeye başlamıştı. Babamla beraber aynı yemeği yedikleri an hala gözümün önündedir. Sanırım ikisi de ıspanak yiyordu. Ferdinand hiç köpek maması yedi mi bilmiyorum hatta. Annemle takıldığı zaman diyet ürünleri, benimleykense beni yemeyi tercih eden çoğul karakterli, gece yarısı patateslerle futbol oynamayı seven bir köpekti. İşte aile olarak sorunumuz tam da buydu, hayvana insan gibi davranmak. Herkes kendi yaşına, uslubuna göre bir bağ kurmuştu Ferdinand’la. Artık o da ailenin bir ferdiydi ve onun aslında bir köpek olduğunu unutmuştuk. En sonunda Ferdinand annem kadar titiz bir kadının yatağına işime gibi bir gaflette bulundu ve veteriner yolları tutuldu. Ferdinand’ı verdik. Ferdinand’ı vermek ne demek? Bilmiyorum, küçükken öyle denmişti bana. O sırada ağlıyordum zaten, sanırım başka birine verdik. Sonraki yıllarda onu sadece ben  ”Anne, Ferdinand yaşıyor mudur hala?” sorusuyla andım sanırım. Bir süre eve derin bir sessizlik, inanılmaz bir yas havası hakim oldu.

Ardından başka denemelerimiz oldu, Kömür ve Kontes. Kömür 1-2 ay yaşayabildi bizimle, yine ayarı tutturamamıştık. Bu seferde hayvana fazla köpek muamelesi yapmıştık. Sürekli balkondaydı, gereksiz bir disiplin hali. Kontes’e gelince, kendini sevdirmeyen bir köpekti. Annemin bir tür Elmayra olduğunu düşünürseniz, Kontes’in bizimle sadece 1 hafta kaldığını tahmin edebilirsiniz. Üç başarısız köpek deneyiminden sonra tavşan almıştık, Karbeyaz… Bizimle Görüntü000yaşarken ölen ilk evcil hayvanımızdı, son da olmayacaktı.  İlk ölümü başlatan bendim, anaokuluna götürmüştüm Karbeyaz’ı, hayvanları koruma günü falan olmalı. Sanırım bir arkadaşım severken öldürmüştü, hayal meyal hatırlıyorum. Hatta hatırlamıyorum. Karbeyaz’la ilgili aklımda kalan tek şey, bir gece yarısı onu evdeki çöpün içinde karpuz kabuğunu kemirirken bulmamdı. Tüyleri pembe olmuş, fışırt fışırt yiyor, zevkten dört köşe.. Köpek ve tavşan denemelerimizden sonra soğuk hayvanları tercih etmeye başlamıştı annem. Sayısını gerçekten bilmediğim kadar çok singapur kaplumbağamız oldu. Farklı farklı şekillerde öldüler. Bir kaç tanesini ablam lavobada temizlerken öldürdü. Temizlediklerini, hareket etmeyeceklerini düşünerek klozetin tam kenarına koyduğu ve içeri düşen kaplumbağayı görmeden yanlışlıkla sifonu çektiği için bir grubu öylece kaybettik. Başka bir grup kış günü haşlanarak öldü. Bu hayvancıklar üşümüştür, biraz peteğe yaklaştıralım dedikten sonra peteğin orada unutulan kaplumbağlar sizlere ömür. Gerçekten katliam gibi bir şeydi. Sonra tekil ölümler yaşadık, kimisini tatile giderken evde unuttuk, kimisine fazla mama verdik. Ama zamanla kaplumbağa beslememeyi, beslemememiz gerektiğini annemle beraber yaşayarak öğrendik. Bu seferde annem kuşlara sardı. Sakalar, Kanaryalar, Bülbüller, Cennet Papağanları, Sultan Papağanları, Muhabbet kuşları.. Hey gidi, kimler geldi kimler geçti..  Hepsi bir şekilde öldü, yok yani.. Yok.. Bakamıyoruz işte, neden hala alıyorsun? İlle evde bir hayvan olacak yani, öleceği belli işte alma artık değil mi? Ama annem vazgeçmedi. En sonunda  Abi’yi aldık, sağdaki fotoğrafta yeşil olan cennet papağanı. Abi’yle beraber hayvan beslemenin ne demek olduğunu öğrendik diyebilirim. O kuşluğunu bildi, biz de insanlığımızı. Hele annemle öylesine güzel anlaştılar ki annem sırf Abi’nin canı sıkılmasın diye Yenge’yi aldı, işte sarı olan. Ama gelin görün ki bu sefer annemle yenge arasında gelin kaynana ilişkisine benzer bir ilişki türedi. Bu sefer annem haklıydı. Ben böyle bir kuş görmedim. Hatun gece olunca kafesin alt kısmını üste çıkarıp, aşağıya kat çekiyor. Kafesi iki katlı hale getiriyor. Kafesin etrafında sarılı olan bezleri kemiriyor. Sürekli kaçış planları, yok yemekliği yerinden söküp kaçmalar, yok kafesin kGörüntü055apağını açıp kaçmalar, evdeki diğer kuşları korkutmalar falan. Baktık olmuyor, artık kafesin etrafına poşet geçirmeye başladık. Kumaş dayanmıyor çünkü. Bu seferde bütün gün poşet kemiriyor. Her gün yeni bir poşete almak zoruna kalıyoruz kafesi. Kuş resmen annemi de beni de hizaya soktu diyebilirim. Ha tabi bir de kaçmamaları için sürekli tel doluyoruz kafesin çıkılabilir bölgelerine. Onu bile açıp kaçıyorlar. Hayır, o değil Abi’nin de ahlağını bozdu. Geçen gün bir baktım Abi de poşeti kemiriyor. Telleri açmaya çalışıyor falan. Aynı dönem bir de Sultan Papağanımız oldu, o da Efendi, hemen solda. Abi’nin annemin gözünden düşmesiyle beraber Efendi evin gündemini oluşturmaya başladı. Hakikaten de Efendi bir kuş ama şu duruşa bak, hayvanın duruşundan asalet akıyor, tam annemlik. Abi’yle kurmayı öğrendiğimiz hayvan-insan ilişkisinin master’ını Efendi’yle yaptık. Efendi pek kabiliyetli. Dansediyor, tıslıyor, televizyondaki bir şeye çık çık çık yapabiliyor. Çık çık çık dediğim hani şu “püh, terbiyesiz, ben böyle şey görmediğim, çık çık çık” kalıbındaki çık çık çık. Yazılışı olmayan varsa da benim bilmediğim ama bunun ihtimalinin düşük olduğu hayret ünlemi. Neyse, fakat resime dikkat ederseniz, Efendi kafesinde değil. Çünkü Efendi de Abi ve Yenge’den göre göre akıl etti sonunda kaçmayı. Yine de kızmadık ona. Ne bileyim, onu çok seviyoruz sanırım. Hele annem.. Resmen çok yakınlar. Bir daha da kaçmadı zaten. Bir de Mavi var tabi, o muhabbet kuşu, en altta olan. Hayatımda gördüğüm en marjinal kuştur. Tek kelime konuşmamak bir yana dursun, hayvan ötmüyor. Bu kadar düşünceli bir hayvan olamaz. Sürekli durup düşünüyor ki Efendi, Abi, Yenge ve Mavi yaklaşık 4 yıldır bizimleler. Mavi o kadar az ötüyorki, ilk öttüğünü duyduğumuzda “aa evet, kuşmuş, yanlışlıkla başka bir şey almamışız” tepkisini gayet normal ve gülünmeyecek bir tepki olaGörüntü013rak düşünmeden vermiştik. Böyle bir sakinlik, böyle bir huzur hali, dingin, durağan, monoton, insanın ruhunu sömüren, zaman zaman ajitasyon yaptığını düşündüren, boş bakışlı, yarı deli, kelimenin tam anlamıyla enteresan bir hayvan. Sanatsal bir kimlik olarak nitelendiriliyor olabilir Abi ve Yenge tarafından. Şunun duruşuna baksanıza, bir pozlar falan. İşte bu hayvanın sorunu kendisini insan sanıyor olması olabilir. Eminim yani, bu konuda artık annem de, ben de ilerleme kaydettik. İnsan muamelesi yapmıyoruz. Bildiğin kuşa nasıl davranılırsa o şekilde davranıyoruz. Özel bir ilgidir, işte sen evcil hayvansın bizim canımızsın havası yaratmaktır. Yok yani böyle şeyler. Yine de beyin havasından geçilmiyor. Anlamıyorum, kraliyet kuşu muydu daha önce diyesim geliyor ama annemle ablam Maltepe’de almışlardı bu kuşu. Maltepeli Mavi. Bu gün sanki yazımda ondan bahsedeceğimi biliyormuş gibi kafesinden kaçtı ki ilktir, kaç yıl oldu, ilk defa bu gün kafesinden kaçtı. Biliyorum, size çok olağan geliyor şu an ama yazıyı ablam okuduğunda şok olacak mesela. Mavi’yi tanır. Lafa bak.. Mavi’yi tanımak. Hey allahım. Kuşsun oğlum sen, nedir bu ya kuş kadar beyniyle, düşünce gücünü kullanıp kafamızı mı karıştırıyor bu hayvan anlamıyorum ki. Kuşu tanımak diye bir şey olabilir mi? Kuş kuştur yahu. Olabilecek maksimum özellik bir kaç kelime etmesidir. Ay bir de mavi muhabbet kuşu he. Daha doğru düzgün ötmüyor bile, kelime nasıl duyacaksak. Bir saniye yalnız kendimi kaybettim, ne kadar doluymuşum Mavi’ye. Sanırım en başta ele aldığım sorun hala devam ediyor, hala insan yerine koyma durumu söz konusu. Neden kuş? sorusunun cevabını da şöyle verelim. Çünkü son dört kuşumuz ölmedi. Hala yaşıyorlar. Bunlar yaşayınca annemle ben de, bakabildiğimizi düşünüyoruz. E başka hayvanlar da çok uzun ömürlü olmadığı için, Elmayra annem ve kuşların kişilikleri varmış gibi davranan ben kuşları tercih ediyoruz.

NOT: Kuşlara bakmak mevzusunda annem ve ben dedim sürekli; yanlış anlaşılma olmasın, ben sadece bakıyorum, hani gözle olan bakmak. Annem her şeyleriyle ilgileniyor, temizliği, yemi, suyu, ayda bir bilmemne spreyi(o sprey de ne kadar işe yarıyor anlamadım, Efendi hala kaşınıyor), bilmemne damlası, küveti, vesairi.

Eki 04

y a z ı m a s a s ı -z a m a n- c i n a y e t l e r i 2

-tutsak harfler alfabesinin düz mantık vakit arayışları-

tik-tak, tik-tak, tik-tak, tik-tak..
bir kaç dakika sonra,
taktik! taktik! taktik! taktik!

her gece olduğu kadar sakin ol yine akrep!
saniyeler gençtir, elbette aldırmayacaksın.
hem sen assolistisin yeryüzündeki tüm karanlıkların!
her gün mutlaka çıkıp söyleyeceksin şarkını,
tam 12′de; dong… dong… dong… dong…

sahnedesin…
arkanda çıplak bir kadın gibi sereserpe gökyüzü
yelkovan kıskanç, alelacele yıldızları yerleştiriyor
uzayın en gizemli kara deliklerine..
ve hevesle intiharını bekliyor tarih
ilk dong’ta atacak kendini cuma ertesine..

2007

Eski yazılar »

Kafein Cs-dergi

  • - Kafein ... -
    Kafein Canlandırır...

    Kafein Tanıdıktır...

    Kafein Uyandırır...

    Kafein Bağımlılık Yapar...




  • Ana Sayfa
  • '// Editörden
  • 'Aitsiz Kimlik
  • 'Ayna Ayna
  • 'Çizgi
  • 'Kolektif
  • 'Lezzet Köşesi
  • 'Sayılar ve Hayat
  • 'Seksek
  • 'Sinema
  • 'Spor
  • Aramızdan Ayrılanlar

© Kafein Cs-dergi. Bazı hakları saklıdır.
Tema [Smashing Magazine]

Yukarı Çık