Burda kendimi temsilen bulunamıyorum Hikmet Bey!
Burda kendimi temsilen bulunamıyorum Hikmet Bey!
Siz kendinizi temsil ederken, ben sizinle kendimi temsil etmeye çalışıyorum. Yüzsüzlüğünüzle oluşturduğunuz yüzünüzün karaktersizlikten çok karakterliliğe geçişini örnek alıyorum izninizle. Bu örnekleri hangi deneylerimde kullanacağımı bilmiyorum. Bilseydim, önce kendi örneklerimi denerdim muhtemelen. Kırılmayın n’olur, her ne kadar etkilemiş olsanız da beni, yüzümdeki tetiği çekmeyi bir ben bilirim. Beni ateşlemenize izin veremem. Yani, hiç birimiz izin veremeyiz ve hiç biriniz karşı çıkamaz buna. Öyle ya Hikmet bey, biraz fazla olmuyor musunuz?
Yanılıyorsunuz üstelik, tanrı tek düzelikten sıkıldığı için yaratmadı durgunluğu. Olsun, zaten sorun yanılgılarınızda değil, yanılgılarınızın farkında oluşunuzda. Onca çabanız düzeltmek için kendinizi, sürekli farklı yönlere doğru ve manasızca hem. Ah pardon, aksine siz özgür bırakmıştınız değil mi kendinizi o gecekonduda? Tabi ya, siz hiç kendinizi düzeltmeye çalışmadınız. Eğlendiniz kendinizle, ne acı. Acı bu değil Hikmet bey, acı öncesi; kelimelerin de olmadığı zamanlar. Noktalama işaretlerinin esamesi okunmazken vurgu aradığınız zamanlar. Yani sadece gülümsediğiniz ve ortama ayak uydurduğunuz zamanlar. Kulağınıza kaza eseri çarpan kelimeleri evirip çevirip dudaklarınıza yapıştırdığınız zamanlar. Acı aslında sizin sizi yaşamaya çekindiğiniz zamanlar Hikmet bey!
Kızgınım size, elimde değil. Kızgınım, kapıp koy verdiğiniz ve bunu yaparken kendinizi rahat bırakıp bırakmadığınızı bilmediğiniz için. Emin olmanız gerekenleri elinizin tersiyle bir kenara itişinizde arıyorum saygınlığını ruhunuzun. Devler savaşında olmadığınızı sanışınız hele; ah ne büyük yanılgı, üstelik yine bilirken yanıldığınızı. Siz erkek olduğunuz için değil, devler savaşında olduğunuz için çekildiniz Bilge’nin bacaklarına. Siz Sevgi’nin daha çok kocası olmak için değil, kendinizi hep kirli hissettiğiniz için yıkadınız bütün bulaşıklarını ilişkilerinizin. Yapmayın ama, insan bilirken sanmayı tercih eder mi? Ediyor Hikmet Bey, ediyorsunuz!
Hangi çukuru doldurabildiniz peki? İçine düştüğünüz çukuru bile doldurup doldurmadığınızdan emin olamadığınız için, hiç bir çukuru dolduramadınız! Siz sadece kendini derin hissetme ihtiyacını karşıladınız içleri oyuk bir takım insanların ya da tıka basa kendiyle dolu olanların içini oydunuz. Ne yaptığınızı çok iyi bildiğinizi sandığınız için ne yaptığınızı bilemediniz. Sanmayı sevdiniz, sandıklarınızı aldınız kendinize, içlerine bildiklerinizi doldurup kapatmak ve peşisıra yutmak için. Böylece serin bir düzlük olacaktınız, oldunuz da Hikmet Bey! Peki ya şimdi bir penceresi bile olmayan dört duvar ne yapacak? Tavanı da katarsak beş edecek ya hani, panik olacak o zaman. Sizin gibi… Bilmek değil sanmak isteyecek ve parmaklıklarını el sanan bir hücre olarak bırakacak kendini kendinden aşağıya. Uyarmadığınız için sırf! Önlem almalıydınız! Aşağıya bakmak tehlikeliydi Hikmet Bey.
Oyun olmasını diler miydiniz sahi? Siz en azından bir müddet kendinizi temsilen bulunabildiniz Hikmet Bey.
yaşarken ölen ilk evcil hayvanımızdı, son da olmayacaktı. İlk ölümü başlatan bendim, anaokuluna götürmüştüm Karbeyaz’ı, hayvanları koruma günü falan olmalı. Sanırım bir arkadaşım severken öldürmüştü, hayal meyal hatırlıyorum. Hatta hatırlamıyorum. Karbeyaz’la ilgili aklımda kalan tek şey, bir gece yarısı onu evdeki çöpün içinde karpuz kabuğunu kemirirken bulmamdı. Tüyleri pembe olmuş, fışırt fışırt yiyor, zevkten dört köşe.. Köpek ve tavşan denemelerimizden sonra soğuk hayvanları tercih etmeye başlamıştı annem. Sayısını gerçekten bilmediğim kadar çok singapur kaplumbağamız oldu. Farklı farklı şekillerde öldüler. Bir kaç tanesini ablam lavobada temizlerken öldürdü. Temizlediklerini, hareket etmeyeceklerini düşünerek klozetin tam kenarına koyduğu ve içeri düşen kaplumbağayı görmeden yanlışlıkla sifonu çektiği için bir grubu öylece kaybettik. Başka bir grup kış günü haşlanarak öldü. Bu hayvancıklar üşümüştür, biraz peteğe yaklaştıralım dedikten sonra peteğin orada unutulan kaplumbağlar sizlere ömür. Gerçekten katliam gibi bir şeydi. Sonra tekil ölümler yaşadık, kimisini tatile giderken evde unuttuk, kimisine fazla mama verdik. Ama zamanla kaplumbağa beslememeyi, beslemememiz gerektiğini annemle beraber yaşayarak öğrendik. Bu seferde annem kuşlara sardı. Sakalar, Kanaryalar, Bülbüller, Cennet Papağanları, Sultan Papağanları, Muhabbet kuşları.. Hey gidi, kimler geldi kimler geçti.. Hepsi bir şekilde öldü, yok yani.. Yok.. Bakamıyoruz işte, neden hala alıyorsun? İlle evde bir hayvan olacak yani, öleceği belli işte alma artık değil mi? Ama annem vazgeçmedi. En sonunda Abi’yi aldık, sağdaki fotoğrafta yeşil olan cennet papağanı. Abi’yle beraber hayvan beslemenin ne demek olduğunu öğrendik diyebilirim. O kuşluğunu bildi, biz de insanlığımızı. Hele annemle öylesine güzel anlaştılar ki annem sırf Abi’nin canı sıkılmasın diye Yenge’yi aldı, işte sarı olan. Ama gelin görün ki bu sefer annemle yenge arasında gelin kaynana ilişkisine benzer bir ilişki türedi. Bu sefer annem haklıydı. Ben böyle bir kuş görmedim. Hatun gece olunca kafesin alt kısmını üste çıkarıp, aşağıya kat çekiyor. Kafesi iki katlı hale getiriyor. Kafesin etrafında sarılı olan bezleri kemiriyor. Sürekli kaçış planları, yok yemekliği yerinden söküp kaçmalar, yok kafesin k
apağını açıp kaçmalar, evdeki diğer kuşları korkutmalar falan. Baktık olmuyor, artık kafesin etrafına poşet geçirmeye başladık. Kumaş dayanmıyor çünkü. Bu seferde bütün gün poşet kemiriyor. Her gün yeni bir poşete almak zoruna kalıyoruz kafesi. Kuş resmen annemi de beni de hizaya soktu diyebilirim. Ha tabi bir de kaçmamaları için sürekli tel doluyoruz kafesin çıkılabilir bölgelerine. Onu bile açıp kaçıyorlar. Hayır, o değil Abi’nin de ahlağını bozdu. Geçen gün bir baktım Abi de poşeti kemiriyor. Telleri açmaya çalışıyor falan. Aynı dönem bir de Sultan Papağanımız oldu, o da Efendi, hemen solda. Abi’nin annemin gözünden düşmesiyle beraber Efendi evin gündemini oluşturmaya başladı. Hakikaten de Efendi bir kuş ama şu duruşa bak, hayvanın duruşundan asalet akıyor, tam annemlik. Abi’yle kurmayı öğrendiğimiz hayvan-insan ilişkisinin master’ını Efendi’yle yaptık. Efendi pek kabiliyetli. Dansediyor, tıslıyor, televizyondaki bir şeye çık çık çık yapabiliyor. Çık çık çık dediğim hani şu “püh, terbiyesiz, ben böyle şey görmediğim, çık çık çık” kalıbındaki çık çık çık. Yazılışı olmayan varsa da benim bilmediğim ama bunun ihtimalinin düşük olduğu hayret ünlemi. Neyse, fakat resime dikkat ederseniz, Efendi kafesinde değil. Çünkü Efendi de Abi ve Yenge’den göre göre akıl etti sonunda kaçmayı. Yine de kızmadık ona. Ne bileyim, onu çok seviyoruz sanırım. Hele annem.. Resmen çok yakınlar. Bir daha da kaçmadı zaten. Bir de Mavi var tabi, o muhabbet kuşu, en altta olan. Hayatımda gördüğüm en marjinal kuştur. Tek kelime konuşmamak bir yana dursun, hayvan ötmüyor. Bu kadar düşünceli bir hayvan olamaz. Sürekli durup düşünüyor ki Efendi, Abi, Yenge ve Mavi yaklaşık 4 yıldır bizimleler. Mavi o kadar az ötüyorki, ilk öttüğünü duyduğumuzda “aa evet, kuşmuş, yanlışlıkla başka bir şey almamışız” tepkisini gayet normal ve gülünmeyecek bir tepki ola
rak düşünmeden vermiştik. Böyle bir sakinlik, böyle bir huzur hali, dingin, durağan, monoton, insanın ruhunu sömüren, zaman zaman ajitasyon yaptığını düşündüren, boş bakışlı, yarı deli, kelimenin tam anlamıyla enteresan bir hayvan. Sanatsal bir kimlik olarak nitelendiriliyor olabilir Abi ve Yenge tarafından. Şunun duruşuna baksanıza, bir pozlar falan. İşte bu hayvanın sorunu kendisini insan sanıyor olması olabilir. Eminim yani, bu konuda artık annem de, ben de ilerleme kaydettik. İnsan muamelesi yapmıyoruz. Bildiğin kuşa nasıl davranılırsa o şekilde davranıyoruz. Özel bir ilgidir, işte sen evcil hayvansın bizim canımızsın havası yaratmaktır. Yok yani böyle şeyler. Yine de beyin havasından geçilmiyor. Anlamıyorum, kraliyet kuşu muydu daha önce diyesim geliyor ama annemle ablam Maltepe’de almışlardı bu kuşu. Maltepeli Mavi. Bu gün sanki yazımda ondan bahsedeceğimi biliyormuş gibi kafesinden kaçtı ki ilktir, kaç yıl oldu, ilk defa bu gün kafesinden kaçtı. Biliyorum, size çok olağan geliyor şu an ama yazıyı ablam okuduğunda şok olacak mesela. Mavi’yi tanır. Lafa bak.. Mavi’yi tanımak. Hey allahım. Kuşsun oğlum sen, nedir bu ya kuş kadar beyniyle, düşünce gücünü kullanıp kafamızı mı karıştırıyor bu hayvan anlamıyorum ki. Kuşu tanımak diye bir şey olabilir mi? Kuş kuştur yahu. Olabilecek maksimum özellik bir kaç kelime etmesidir. Ay bir de mavi muhabbet kuşu he. Daha doğru düzgün ötmüyor bile, kelime nasıl duyacaksak. Bir saniye yalnız kendimi kaybettim, ne kadar doluymuşum Mavi’ye. Sanırım en başta ele aldığım sorun hala devam ediyor, hala insan yerine koyma durumu söz konusu. Neden kuş? sorusunun cevabını da şöyle verelim. Çünkü son dört kuşumuz ölmedi. Hala yaşıyorlar. Bunlar yaşayınca annemle ben de, bakabildiğimizi düşünüyoruz. E başka hayvanlar da çok uzun ömürlü olmadığı için, Elmayra annem ve kuşların kişilikleri varmış gibi davranan ben kuşları tercih ediyoruz.