“seniseviyorum.” “yazıklarolsun.”

Konsept konumuz “porno” ancak benim size anlatacağım bir hikaye var… Buyrun.


14 Şubat…

Sevgiliyi son kez göreceğiniz ilk sevgililer günü… O’nu görmek için haftalarca beklemeye tahammülünüz zorlanırken, onu son kez göreceğiniz günlerde yanınıza yalnız gelmemesi… Sadece sizinle olmaması… Üstelik dedim ya hani en başta, ilk 14 Şubat’ta.

Geldi. Mideme kramplar girerek, yüreğim bir kelebeğin kanatlarının çırpışı gibi atarken üstelik dört günlük bir gezinin yol yorgunuyken sabaha kadar  O’nu görmeyi beklemek için uyumadım.

Liseli aşıklar gibi hep aynı yerde buluşmayı hayal ederken, yağmur bir ayrılık habercisi gibi yağmaya başlayınca buluşup gideceğimiz yerde, yani Ortaköy’de, yağmurdan saçak altına sığınan kediler gibi bir dükkan saçağında elimde şemsiye ile bekledim O’nu. Tüm vücudum yağmur ve rüzgardan buz gibi olmuştu ama O’nu beklemenin sıcaklığı her şeye değerdi.

Karşı kaldırımda birden göründü. Elinde şemsiyesi, bana gülümseyerek, hızlı adımlarla yaklaşıyordu. O kadar özlemiştim ki donup kaldım olduğum yerde. Ne bir adım atabildim, ne de bir tepki vererek mutluluğumu gösterebildim. O saçak altında öylece bana gelmesini ve sarılmasını bekledim. Beni sıkıca kucakladı, kafamı omzuna dayadım. İkimiz de yağmurdan sırılsıklam olmuştuk. Kendimizi ısıtmak, bir şeyler yemek ve güne güzel başlamak için her geldiğinde gittiğimiz yere kahvaltıya gittik. Her zaman gittiğimiz kahvaltı mekanına aslında son kez beraber gidiyorduk, bilmeden. Kahvaltımızı yaptık, O’na aldığım hediyeleri teker teker açtı. O’na her hediye alışımda karşılaştığım donuk “Teşekkür ederim.” cümlesinden sonra biraz daha sohbet ettik, kalktık. Kaldığı yere gidip, O’na aldığım hediyeleri bıraktık.

Sahilde biraz yürüyüş yaptık. Yağmur dinmiş, ıslak bulutların arasından çıkan güneş içimi daha da ısıtmıştı. O’nu değişik bir yere götürmek istiyordum. Emirgan Korusu’na gidip gitmediğini sorduğumda aldığım yanıt beni şaşırtmadı. Gitmemişti. Gitmek isteyip istemeyeceğini sordum. “Gidelim” dedi. Yokuş yukarı yürümeye başladık. Köşklere yaklaşınca O’na seçim sundum. “Seç bakalım; Pembe, Beyaz, Sarı. Hangisi?”, “Sarı” dedi, ve bu cevabı da beni şaşırtmadı. “Sarı” hüzün, özlem ve ayrılığın rengiydi. Bilinçaltı mı seçmişti acaba Sarı Köşk’ü? Sarı Köşk’e doğru yürümeye başladık. Bu sırada yukarıdan aşağıya doğru akan suyu konuşuyorduk. “Boru mu patlamıştı?”…

İçimde o denli bir sıkıntı vardı ki bir şey olacağına emindim. Sarı köşke vardık. Alt kata, kafe kısmına geçip yiyecek bir şeyler istedik. Yemeklerimiz geldi, bu esnada sohbet ediyorduk ve O bana beraber olduğumuz süre boyunca ilk defa kalabalık bir mekanda bağırmış ve insanların bakışlarının bana çevrilmesine neden olmuştu. Hiç böyle yapmazdı ve ben o hareketi hiç mi hiç hak etmemiştim. Apar topar dışarı çıktım. Yaklaşık 2 saat boyunca tartıştık. O güne kadar aklımda ne kadar soru işareti, ne kadar olumsuz düşünce varsa hepsini söyledim. Çekip gitmek istedim, izin vermedi. O gün orada o aşk bitmeliydi. Ayrılmayarak hata yaptığımızı günler sonra anlamak üzere, birbirimizden özür diledik.

Sarı köşkten çıkıp 2 saatten fazla süren tartışmamızın ardından aşağıya inip taksiye binmeye ve Taksim’e gitmeye karar verdik. Akşam Galata Kulesi’nde yemek rezervasyonu yaptırmıştı. Oraya gidecektik. Ayaklarım geri geri gidiyordu. Taksiye bindiğimizde dakikalarca döktüğüm gözyaşlarımdan yanan gözlerimi kapayıp, O’nun omzuna koydum başımı. Gözlerimi açtığımda yolu yarılamıştık ve O taksi şöförü ile sohbet ediyordu. Yol bitti. Ancak içimdeki sıkıntı hala geçmemişti. AKM’nin önünde indik, sadece zaman geçsin ve ilk tanıştığımız yer ile aynı adı taşıyor diye, Gloria’da oturup birer kahve içtik. Oradan kalkıp Galata Kulesi’ne yürümeye başladık. Kule’ye vardığımızda altında oturup alaca karanlık havayı izledik. Belki de ben, ilk buluşmamızda gittiğimiz yerde bir kez daha oturmak istemiştim bilmiyorum.

O gece yeryüzünde O’nun dışında herhangi bir adamla asla ve asla beraber olamayacağımı düşündüm. Çok uzun süredir ilk defa çok güldüm, çok eğlendim. Ve gecenin sonunda beni evime bıraktı ve O da kaldığı yere döndü.

O akşam, o an, aslında O’nu kaybettim ben. O benden gitti. Uzanıp tutmak istedim ama kafasını ardına çevirip bakmadı bile. Ben ise yatağıma yatıp o an için nedenini bilmediğim ama şu an anladığım şekliyle “O’nun beni sevmesine rağmen benden uzaklaşması”nı hazmedemediğim için ağladım.

Ertesi gün O ve ailesiyle, kahvaltıda buluştum. İçimdeki sıkıntı daha da büyüdü. Kalbim sanki bir balondu ve içeride biri o balonu her an daha da şişiriyordu. Ailesinin yanından ayrıldık. Sahilde bir hayli yürüdük. Akreple yelkovan birbiriyle yarış edecek, akrep yelkovanı geçecek ve ben O’nu yine uzaklara gönderecektim.

Zaman gelmişti. İkimizde aynı saatte almıştık biletlerimizi. O şehrine, bense başka yerlere gidiyordum. Son kez öptük birbirimizi. Servislerimize bindik bir yolun iki farklı tarafından. Yolun karşısında servisin içinden bana bakıyor ve hüzünlü bir ifade ile el sallıyordu. Aynı anda servislerimiz hareket etti ve arkamıza bakarak birbirimizi bir karınca kadar görene dek el salladık. Önüme döndüğümde O artık çok uzaktaydı.

Ve tam bir ay sonra,

14 Mart…

Bana öyle şeyler söyledi ki beni O’ndan ayrılmak zorunda bıraktı. Beni sevdiğini, O’ndan ayrılmamam gerektiğini söylese bile artık daha fazla uzatmam anlamsız olurdu.

Ayrıldım.

“Ben”den sonra hayatımın en önemli kişisini 2. tekilden 3. tekile çeviren yegane insandı O.

Sonra… Ne bir arayan oldu telefonumu, ne de bir soran oldu nette halimi hatırımı. Benim o gün bittiğini düşündüğüm ilişkim, peşimden ne kadar “seniseviyorum.” cümleleri edildiyse bile, aslında daha önceleri bitmişti. Hayatımın sonuna kadar da beklesem, ben de ayrılmış olsam aramayacaktı. Ben bu sessizliği hak etmemiştim. “İçimde yaşıyorum ben duygularımı, kalbim savaş alanı” demesi bana tepkisiz kalmasını gerektirmiyordu. O tepkisiz kaldıkça ne kadar yanıldığımı anladım ve hala da anlıyorum. Canı bile yanmamıştı, yansaydı bu denli sessiz kalıp, bu denli “sen kimsin ki?” anlayışını hissettirmezdi eminim.

Hiçbir sevgiliye güvenmemeye, benim sevdiğim değil, beni seven bir insanla beraber olmaya ve ailesi ile sevdiği insan arasında köprü olmayan biriyle olmamaya yemin ettim ben o gün.

“Yazıklar olsun” demiştim son kez.

“yazıklarolsun.” gerçekten…

Not 1: Bu hikayenin yazılmasına sebep olan kişiye sonsuz minnetle…

Not 2: Bu hikayedeki olaylar gerçek değildir.

Paylaş ve Eğlen:
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • FriendFeed
  • LinkedIn
  • Live
  • MySpace
  • Twitter
  • Yahoo! Bookmarks
  • Digg
  • Del.icio.us
  • StumbleUpon
  • Reddit
  • Twitter
  • RSS

Bir yorum yazın